|
25.05.2012 - Cuma
26.05.2012 - Cumartesi
|
|
|
|
|
"Yapı Sektörünü Çok Büyük Bir Değişim Bekliyor" |
Haber Kaynağı: yapi.com.tr Haber Etiketleri: ekonomi, firma |
09.02.2012 / 2 Yorum |
Son 25 yılda yapı sektörü başta olmak üzere değişik sektörlerden değişik
büyüklükte firmalara iletişim ve pazarlama alanında danışmanlık hizmeti veren
Nesteren Şencan Görgülü ve
Güventürk Görgülü'nün kaleme aldığı 'Pazarlama 3.0 -
Yeni Çağın Pazarlama Yaklaşımı' adlı kitap, kısa sürede pazarlama
kategorisinde çok satanlar listelerinde yerini aldı. Geçen yılın başında
yayınlanan kitap, geleneksel pazarlama anlayışının ve yöntemlerinin artık
çalışmamasının nedenlerini ortaya koyuyor ve pazarlamada gelinen yeni aşamanın
şifrelerini okuyucuya veriyor. Pazarlama 3.0 olarak adlandırılan bu yeni aşamada
varlığını sürdürebilmek için firma ve marka yöneticilerinin üstüne düşenleri
açık ve net bir dille ortaya koyan kitabın yazarlarından Nesteren Şencan
Görgülü'yle yapı sektörünün geleceği üzerine konuştuk.
Yapı sektörüne olan ilginiz nereden geliyor?
Yıllar içinde biraz da tesadüfen gelişen bir ilgi. Son 18 yılda yapı
sektörünün çok değişik alanlarına ürün ve hizmet sunan firmalarla çalıştık.
Gayrimenkul geliştirmeden yüklenicilere ve malzeme üreticilerine kadar geniş bir
yelpazede yapı sektörünü değişik açılardan izleme fırsatı bulduk. Çalıştığımız
firmalar için pazarlarındaki karar vericilerle pek çok analiz yaptık. Sektörün
değişik pazarlarında, karar verme davranışlarıyla ilgili derinlemesine bilgi
sahibi olduk ve tabii bu arada sektörün yıllar içindeki gelişimini de bire bir
izleme fırsatı bulduk.
Yapı sektörü sizce pazarlamanın hangi aşamasında?
Her sektörde ve her pazarda, pazarlamanın değişik aşamalarında veya
derinliklerinde faaliyet gösteren firmalar olduğu gibi, yapı sektöründe de
pazarlar ve şirketler birbirinden değişik konumlarda. Yani şu anda pazarlama 1.0
aşamasına saplanıp kalmış, sadece 'mal' satmaya çalışan şirketler de bulunuyor;
ama çoğunluğun 2.0 aşamasında olduğunu söyleyebiliriz. Bu firmalar için,
müşterinin ne dediği biraz daha önem kazanmış durumda. Bu tür firmalar, daha çok
'müşteri mutluluğu'na takılmış durumda. 3.0'a doğru geçme aşamasında olan
şirketler de elbette var, ama bunların sayısı şimdilik sınırlı. Pazarlama
yaklaşımında 3.0 aşamasına geçmek, 'çoktan satın alınmış bir ürün/hizmeti
üretebilme becerisini' kazanmış ve bunu 'sürdürebilir' durumda olmak anlamına
geliyor.
Aslında yapı sektörünün esas sorunu, işten işe (B2B) yani sektör içi
alıcıların pazarıyla, nihai tüketici pazarına (B2C) hitap eden oyuncuların
birbiriyle uyumsuzluğu ve özellikle bu oyuncuların talep dinamiklerini göz ardı
eden tutumu.
Uyumsuzluk konusunu biraz açar mısınız, bu uyumsuzluk kimler
arasında?
Yapı sektörünü, diğer bir çok sanayi sektörüne benzer şekilde, çok kaba
hatlarıyla iki parça halinde düşünebiliriz. Bu parçaların ilki, tüketicinin pek
de görmediği, farkında olmadığı tedarik pazarıdır. Yani işten işe alımlardır.
Buna mutfakta pişen çorbanın malzemesi diyelim. Çimentosundan tuğlasına,
demirinden çelik profiline, yalıtım malzemesinden fayansına kadar her tür girdi
bunun içindedir. Bu alımların ilk halkasını mimarlık ve mühendislik gibi teknik
hizmetler, yani çorbanın tarifini verenler oluşturur. İkinci halkası ise büyük
ağırlıkla malzeme üreticileri ve satıcılarıdır. Birinci halka çok büyük ölçüde
teknik elemanlardan oluştuğu için, belirli bir kalite standardına sahiptir; veya
öyle olduğunu varsayarız. İkinci halka ise hem uluslararası kurumsal
üreticilerin, hem de irili ufaklı yerli üreticilerin faaliyet gösterdiği bir
alandır. Bu alanın oyuncularının çoğunluğu da büyük kurumsal şirketler veya
kurumsallaşma yolunda ilerleyen KOBİ'lerdir.
Sektörün ikinci parçası ise ilk halkada yaratılan değerin paraya dönüştüğü
yerdir. Yani çorbanın yapılıp müşterinin önüne konduğu yer. Bunu da hepimizin
bildiği gibi inşaat şirketleri yapar. Türkiye'de inşaat sektörünün ticari
gelişimi yaklaşık 60 yıla yayıldığı halde, taahhüt şirketi olarak kurumsallaşan
çok az sayıda firma bulunuyor. Kurumsallaşan firmaların çoğu da son tüketiciye
yönelik ürünler (konut) yerine, uluslararası pazarda metro, köprü, tünel, sanayi
tesisi, vb. yüksek katma değerli taahhüt işlerine yöneliyor. İşte, sektörün
önünü tıkayan ve pazarın bıçak sırtında yol almasına neden olan çelişki de
buradan kaynaklanıyor.
Özellikle konut üreten taahhüt frmalarının çoğu, alt yapı ve sanayi tesisi
üretenlerin aksine kurumsallıktan uzak, anlık karar odaklı, sürdürülebilir
karlılık ve uzun dönemli bir vizyon anlayışından uzak patron şirketleri olarak
yönetiliyor. Bu nedenle, yapı sektörünün tedarik tarafı, kurumsallaşma ve
sürdürülebilir büyüme gibi kaygılarına bu tür müteahhit firmalardan bir cevap
bulamıyor. Bunu inşaatçıların anlayacağı bir dille söylersek, teknik hizmetler
ve malzeme sekörünün durumunu yumuşak bir zemine inşa edilmiş çok güzel bir
gökdelene benzetebiliriz. Deprem anında yumuşak zeminde yukarı çıkan sıvı,
gökdelenin pek çok katının batmasına neden oluyor ki bu yapı sektöründe de
oldukça sık rastlanan bir durum.
Bu çelişkinin sonucunda ne oluyor?
Çok kabaca konut projelerine bir bakın. Mortgage sistemi Türkiye'de yapı
sektörü için gerçekten bir eşikti. Bu eşik atlanırken çok yüksek kar marjları ve
inanılmaz yüksek bir taleple hareket edildi. Zaman içinde yükselen arazi
fiyatlarının da etkisiyle taahhüt şirketlerinin kar marjları düştü, bunun
sonucunda malzeme ve hizmet alımında da fiyatlar düşüşe zorlandı ve oradaki kar
marjları da hızla eridi. Bu süreçte pek çok şirket elendi, ama kalanlar da
pazarın durumundan çok memnun değil. Fiyat rekabeti ve metalaşma tüm yapı
sektörünü hakimiyeti altına almış durumda. Projelerin satış fiyatları ve satış
hızları belli olduğu için, müteahhitler konutları mümkün olduğunca ucuza mal
etme derdinde. Hal böyle olunca fizibilite, pazar analizi, malzemede ve mimaride
inovasyon (ticari yenilik) gibi kavramların hepsi maliyet artırıcı unsur olarak
algılanıyor ve yapı sektörü bir kısır döngünün içine hapsoluyor.
Türkiye’de gayrimenkul yatırımları uluslararası alanda da cazip hale
gelirken, yapı sektörünün geleceği de son derece parlak görünüyor. Bu parlak
görüşünüşe karşılık siz endişeli konuşuyorsunuz.
Evet, özellikle büyük şehirlerde büyük altyapı yatırımlarıyla atbaşı giden
büyük gayrimenkul projeleri göz kamaştırıyor. Ancak bu sürecin nereye varacağını
görmek için kahin olmaya gerek yok. Dünyada aynı yoldan geçen pek çok örnek var.
Gayrimenkul patlaması yaşanırken ilk aşamada büyük kentlerin çevresinde çok lüks
toplu konutlar ve siteler yapıldı, satıldı. Üst gelir grupları bu banliyölere
taşındı. İkinci aşamada ise biraz daha orta gelir grubuna yönelik projelerin
ağırlıkta olduğunu görüyoruz. Ancak arz ve talep pek uyumlu gitmiyor. İnşaattaki
büyümeyle konut sahipliğindeki büyümeyi karşılaştırırsanız uyumsuzluğu oradan da
okuyabilirsiniz. Projelere imza atan inşaat firmaları "Her arz kendi talebini
yaratır" gibi arkaik bir düşünceyle hareket ediyorlar. Bu düşüncelerinde
geçmişte elde ettikleri büyük karların verdiği güvenin ve maddi gücün büyük payı
var elbette. Talepte ciddi bir duraklama olmasına rağmen, arzda bir duraklama
veya farklı ihtiyaç ve taleplere uygun bir çeşitlenme de görmüyoruz.
Ellerindeki ürünü talebe göre şekillendirmekten ve sürdürülebilir bir biçimde
üretim yapmaktan uzak oldukları için, hem kar marjlarını düşürerek, hem de ödeme
sıkıntısı yaratarak sektördeki üretici firmaları zorluyorlar. Talebe, ihtiyaca
göre şekillenen malzeme, değişen ihtiyaca göre şekillenen yapılar inovasyon vb.
sektörün kapısına pek uğramıyor bu nedenle.
Sektörü bir tıkanıklığın beklediğini mi düşünüyorsunuz?
Gayrimenkul sektöründe biriken arzın neden olduğu ekonomik krizlerin örneği
yok değil. 1990'ların sonunda Uzak Doğu'da şişen gayrimenkul balonunun yarattığı
krizi hatırlayın. Gazetelerde gayrimenkul projelerinin tam sayfa ilanlarının
yoğunluğu doğrusu beni kaygılandırıyor. TV reklamlarında artık oyuncuları değil,
inşaat şirketlerinin patronlarını görüyoruz. Türkiye'de uygulanan mevcut modele
göre büyümenin sürdürülebilmesi için, dışarıdan sürekli kaynak girmesi
gerekiyor. Hakkını teslim etmek gerekir ki, hükümet bu beklentiyi canlı tutmak
için var gücüyle çalışıyor. Kanal İstanbul'dan kentsel dönüşüm yasalarına,
köprülerden raylı sistemlere kadar yüzlerce proje kamuoyunun gündeminde
tutuluyor.
Ancak bir başka gerçeklik daha var, o da iç talebin yavaşlaması. Oysa
dışarıdan gelecek kaynak, zarara uğramamak için hem iç talebe, hem de yurtdışı
talebe bakar. Dış yatırımcıyı motive eden unsur, büyük ölçüde iç talepteki
büyüme beklentisidir. Bu beklenti ortadan kalktığında dış yatırımcı da kendine
daha hızlı büyüyecek karlı pazarlar aramaya başlar. Buradaki esas tehlike budur.
Bu durumda yapı sektöründeki şirketlere öneriniz nedir?
Türkiye’de büyümenin en önemli motorlarından biri gayrimenkul rantı. Siyasi
iktidarlar da bu konuya çok önem veriyorlar. Yapı sektörü, siyasi ve ekonomik
kararlardan bire bir etkileniyor. Bu alanda çalışan firmalar, öncelikle kendi
pazarlarını çok iyi netleştirmeli. Hangi pazarda çalıştıklarını bildikten sonra
o pazarın geleceğini de iyi okumak zorundalar; hem Türkiye’de, hem de dünyada
pazar nereye gidiyor bunun bilinmesi gerekiyor. Bunun için de talep nereye
gidiyor, arz nereye gidiyor, pazardaki karar vericiler kimler, trendler ne
yönde, inovasyonlar, ar-ge çalışmaları ne yöne kanalize olmuş durumda bunlaın
hepsinin iyi bilinmesi, izlenmesi gerekiyor. Bunlar belirlendikten sonra
firmanın kendi DNA’sına, karakter özelliklerine, olanaklarına,
yapabilirliklerine göre bir pozisyon belirlenmesi ve değişen koşullara göre bu
pozisyonun güçlendirilmesi için adımların atılması gerekiyor. Buna strateji
diyoruz. Stratejik düşünceyi hayatımızın içine yerleştirmemiz lazım.
Pazarda güçlü bir konum elde etmekten daha çok bunu sürdürebilmek önemli.
Yalnız parasal değil, değişik pazar verileriyle ölçülebilir sonuçlar elde
edilmeli ve bunlar test edilmeli. Dünya ne yazık ki, eskisi gibi değil. Artık
pasta dilimleriyle pazar payını ölçemiyoruz. Pazar dediğiniz şey bugün var,
belki yarın yok. Hiç bir şey vardan yok, yoktan var olmayacağına göre
değişimleri dönüşümleri önceden görmek, hatta o değişime bizzat etki etmek
gerekiyor. Önümüzdeki yıllarda bunu yapabilenler kazanacak, yapamayanlar silinip
gidecek.
Özellikle yapı sektörünü önümüzdeki yıllarda çok büyük bir
değişim bekliyor. İnsanların hızla kentlere toplandığı, yaşamın atomize olduğu
ve aynı anda gerek çalışma, gerek yaşam tarzı olarak hızla esnekleşen bir
dünyada, barınma ve çalışma mekanlarının var olma konseptinin yüzyılı aşkın
zamandır aynı kalması sizce normal midir?
Pazarlama 3.0
nedir?
Yazarlara göre Pazarlama 3.0, insanlar tarafından
çoktan satın alınmış; yani zaten beklenen, ihtiyaç duyulan ve arzulanan bir
ürünü veya hizmeti ortaya koyabilme becerisi olarak tanımlanıyor. Nesteren
Şencan Görgülü, "Kalite ve hizmet açısından pek farkı olmayan, sınırsız ürün ve
hizmet seçeneği içinden müşterinin size tercih etmesi için, 'Hah işte ben de
bunu arıyordum' diyebilmesi ve sizi sahiplenmesi gerekir" diyor ve hemen
ekliyor, "Pazarlama 3.0 müşteriye bunu dedirtebilme
becerisidir".
|
|
|
Lütfen bekleyiniz...
|
|
|
|