|
25.05.2012 - Cuma
26.05.2012 - Cumartesi
|
|
|
|
|
İzmir, Türkiye Metropolleriyle Aynı Sorunları Yaşıyor |
Haber Kaynağı: yapi.com.tr Haber Sahibi: Merve AKI Haber Etiketleri: kurum, kent |
29.11.2011 |
Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi Başkanı Gökhan Erkan ile
gerçekleştirdiğimiz röportaj kapsamında; İzmir kentinin mevcut durumu ve plan
iptal süreçleriyle birlikte Türkiye genelinde planlama süreçleri ve İzmir’de bu
süreçlerin zuhur ediş şekillerini kuramsal bir perspektifte konuştuk.
İzmir’in mevcut durumu ve Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi’nin
İzmir’in planlama sürecine bakışı nedir? İzmir son dönemde plan iptalleri ve
tartışmalı planlama süreciyle gündeme sıklıkla geliyor bu bağlamda zaman zaman
konunun bir tarafı da Şehir Plancıları Odası oluyor. Bu anlamda neler söylemek
istersiniz?
İzmir kenti, Türkiye’de bulunan metropol kentlerin yaşadığı sorunları genel
anlamda yaşayan bir kent. Plan iptalleri konusunda ise şunu söyleyebilirim;
planların iptallerinden önce tartışılması gereken "neden bu kadar fazla iptal
olacak plan hazırlanıyor?" sorusu. Bizim idari yargı nezdinde de kamuoyu
nezdinde de planı koruyan bir yaklaşımımız var. Ama son dönemde, özellikle son
7-8 yıldır, normalleşmiş bir plan hazırlama sistemimiz var ki bu kapsamda
planlamanın bilimsel temelinden tamamen uzak çalışmalar hazırlanıyor.
Bu perspektiften ele alacak olursak ilk olarak planlama
süreçlerinde veri olarak kullanılması gereken bilgilerden bağımsız bir şekilde
plan hazırlanması, keyfi bir planlama süreci yaşanması anlamında “usulen”
sıkıntı yaşanıyor. İkinci olarak da kamu yararı ilkesinden uzak plan
kararlarının üretilmesine dayanan “esas” boyutu var. Bunlar bir araya geldiğinde
yargının plan iptali için verdiği iki temel karar ortaya çıkmış oluyor;
birincisi “açıkça hukuka aykırılık” ve bununla beraber “uygulanması halinde
telafisi güç ya da imkansız zararlar doğurması”. Dolayısıyla bir plan iptal
ediliyorsa burada bir sorun var demektir.
Buraya kadar bahsettiklerimiz, dava süreçlerine ilişkin genel bir
değerlendirmeyi kapsıyor. İzmir kentine odaklanacak olursak; İzmir kentinin
Türkiye metropollerinin yaşadığı sorunları benzer şekilde, bazılarını çok daha
şiddetli bazılarını daha az şiddetli, yaşayan bir kent olduğunu söyleyebiliriz.
Bu nedenle de günümüz kentleşme süreçlerinden çok bağımsız bir kent değil. Bu
gerçekliğin başında büyük ölçekte göç alması, doğal değerleri nedeniyle
yapılaşma bağlamında belirli eşiklere sahip olması geliyor.
Yine son
7-8 seneyi kapsayacak şekilde bahsedeceğim, Türkiye’nin ekonomisindeki
değişimden, üretici ekonomi yerine arsa spekülasyonu üzerine kurulu bir
ekonomiye geçişten, kaynaklanan bir yapılaşma sorunu var. Bir yandan da
kentlerin sorunlarını çözme aşamasında hukuki zeminden kaynaklanan sıkıntılar
mevcut. Parçacı planlama mevzuatı, çok başlı kurumsal yapılanma ve yeni
ölçeklerde tanımlanan planlar Türkiye’de planlama sistemini açıkça darmadağın
etmiş durumda.
Peki, bu yapı içinde İzmir’de neler oluyor?
İzmir’in öncelikle geçmişten
biriken geleneksel metropol kentlerde olan sorunları var, bununla birlikte son
10 yılın ürettiği sorunları var. Ama şunu söyleyebilirim; İzmir diğer metropol
kentlerimize kıyasla görece iyi konumda. Yapılaşma konusunda özellikle yeni
hazırlanmış Nazım Planlarına baktığımızda büyük oranda kentin yapılanmasını
belli kriterlere hassas kalarak gerçekleştirmeye çalışan bir süreç görebiliriz.
İzmir, Nazım İmar Planını hazırladı ve onayladı, söz konusu planlar bazı
revizyonlar gördü ve süreç içinde Odamızın da itirazına konu oldu ancak söz
konusu çalışmalar hazırlandı. İzmir kenti, plan hazırlığı anlamında belli bir
aşamaya gelmiş durumda ama bu planlar hazırlanırken bir yandan da bu planlara
dışarıdan müdahaleler söz konusu oluyor, özellikle merkezi düzeyde.
Tam bu noktada Genel Seçim döneminde İzmir için gündeme gelen "35
İzmir 35 Proje" çalışmasını sormak isterim. Sizce söz konusu projeler kentin
mevcut planlarına uyum gösteriyor mu?
Plan ve proje çalışmaları bir arada giden çalışmalardır. Dolayısıyla bir
projenin gerçekten bir proje niteliğine sahip olması için, bir plan kararı
olarak gelmesi ve bu kararı uygulama etaplarına kadar tanımlayan bir dizi
etüdlerinin yapılmış olması gerekir. Söz konusu projelerin büyük çoğunluğunun
etüdleri yapılmış değildi.
Tabii bu çok yakın bir dönemin fenomeni… Aslında İzmir’in kentleşme sorunları
ve tarihi ile ilgili bir soruya cevap verirken "35 İzmir 35 Proje" çalışmasını
referans vermek çok doğru değil. Ancak söz konusu "hediye proje dağıtma" durumu
ya da "büyük ölçekli kentsel proje müjdeciliği" ilk defa bu Genel Seçimlerde
rastladığımız bir fenomen oldu. Daha önceki genel seçimlerden alışageldiğimiz
durum daha çok tapu dağıtımlarını, büyük ölçekli sanayi tesislerinin
kurulmasını, büyük kalkınma projelerini kapsıyordu. Bunlar genellikle ülkenin
geneline hitap eden ve üretim sektörü üzerinden giden vaatlerdi. Bu dönem,
doğrudan kentlere yönelik vaatleri kapsayan, sanki belediye başkanı seçiyormuşuz
gibi bir çeşit "kentsel proje hediyeleriyle" milletvekili adaylarını seçtiğimiz
bir dönem oldu. Bu stratejinin başarılı olup olmadığını bundan sonraki süreçte
kamuoyu takdir edecektir.
Biz, Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi olarak, "35 İzmir
35 Proje"ye dair bir rapor yayınladık. Söz konusu projeler, belli başlıklar
altında yer alıyordu ve bu kentte tartışılmış olan ve bu kent için uygun
olmadığı düşünülen projeleri de kapsıyordu. "Bu projelerin kendisi İzmir için
faydalı mıdır?" sorusunu olumlu bir şekilde yanıtlayamıyoruz açıkçası. Çünkü
uzun yıllarca hazırlanmış, önemli kaynak aktarılmış, araştırmaları yapılmış
Nazım Planlar mevcut. Planlamanın kendisini, bir sorun çözme amacı olarak
tanımlayabiliriz. Dolayısıyla söz konusu planlar, kentin belli sorunlarını
çözmeye yönelik belli aşamaları da içeren planlardır. Bununla birlikte
bahsettiğimiz projelerin planlar ile uyumlu olması beklenir. "Hediyeler" ile
yerel yönetimler tarafından "kentin anayasası" olarak tariflenen unsurun bir
uyum içerisinde olması gerekirdi ancak, maalesef bu iletişimin uyumlu olmadığını
gördük. Örneklerini de yaşıyoruz; Konak Tüneli Projesi ve Tüp Geçit Projesi
gibi.
Son dönemlerde İzmir için gündemde olan projelerin benzerlerinin
İstanbul kenti için de gündeme geldiğini söyleyebiliriz.
Evet, çünkü üretim ekonomisinden çıkıp tamamen sıcak paraya, ticaret
sektörüne dayalı bir ülke ekonomisi yaratıyorsanız, bunun temel ticaret
mallarından biri arsa ve inşaat sektörü; inşaat işlemlerinin geliştirilmesi ve
buna bağlı olarak inşaat işçiliği sayesinde işsizlik oranlarının düşürülmesi bu
anlamda gündeme geliyor. İnşaat sektörü elbette çok önemli, yapılanma
hareketinin gelişen kentlerimizde özellikle çok ciddi düzeylerde olması
gerekiyor.
Ancak bu noktada Türkiye’nin ekonomik yapısı içinde önemli kalemler nereden
karşılanıyor diye düşündüğümüzde karşımıza birkaç aşama çıkıyor.
Bunlardan biri; kent merkezlerinde kamu mülkiyetinde bulunan arazilerin ihale
edilerek satılması. Bu tür alanların şüphesiz ekonomik bir değeri bulunuyor ama
kamu mülkiyetinde bulunan bu arazilerin aynı zamanda ekonomik maliyetle
ölçülemeyecek hizmet sunma olanakları da bulunuyor. Bu kaynakların kullanımı ile
Türkiye ekonomisi kendini ancak bir dönem idame ettirebilir.
İkinci boyutu; kent içindeki kamu yapılarının satışı. Söz konusu ikinci
boyut; tekel binaları, tütün depoları gibi kent içinde kalmış tarihi toplumsal
bellek ürünü olan yapıların satılmasını ve bu yapıların iş merkezlerine,
alışveriş merkezlerine, ticaret merkezlerine ya da otellere dönüştürülmesini
kapsıyor.
Bir diğer boyut; son dönemde yapılmaya başlanan ve özellikle turizm sektörünü
etkileyecek olan 'tip dereceleri' düşürülerek belli alanların yapılaşmaya
açılması konusu. Bu durum, turizmin kendi kaynağını tüketmesi halini beraberinde
getiriyor. Çünkü turistler, söz konusu bölgeleri doğal ve tarihi nitelikleri
için tercih ediyor ancak bu bölgelerin doğal yapısını bozacak düzeyde
yapılaşmaya açılması yönündeki kararlar turizmin kendi kaynağını tehdit ediyor.
Bir de özellikle İstanbul’da söz
konusu olan kent merkezindeki eğitim tesisi alanlarının satılması durumu
mevcut.
Bu ekonomik model, sürdürülebilir bir model değil çünkü az önce sıralamış
olduğumuz kamu mülkiyetinde bulunan arazi ve yapılar zaman içerisinde tükeniyor.
Bu durum da şöyle bir geri dönüşe neden oluyor; söz konusu hizmet sunum
alanları, yani kamu mülkiyetindeki araziler, kamunun elinden çıktığı için kamu
hizmet sunma ihtiyacı duyduğu anda elinde uygun arazisi bulunmuyor dolayısıyla
çok büyük rakamlarda kamulaştırma bedelleri gerekiyor.
Örneğin kent merkezinde bir eğitim tesisi yapmak için kamu
arsa bulamadığı takdirde çok ciddi kamulaştırma yapmak durumunda kalıyor. Bunu
yapamadığında ise yer seçimi bakımından hiç uygun olmayan alanlara bu hizmeti
taşımak durumunda kalıyor. Dolayısıyla bu durum insanların erişim maliyetlerini
etkiliyor, arttırıyor. Bizler şehir plancıları olarak ilkokul tesislerini, konut
alanlarında, yürüme mesafelerinde planlamaya çalışırız ancak gerçek yaşamda
baktığımızda ekonomik modeller nedeniyle bu sistemin uygulanamadığını görüyoruz.
Bu, ilkokul tesis alanları üzerinden bir örnek, aynı durum farklı kentsel
donatılara ulaşım anlamında da geçerli. İnsanların mahalle düzeyinde
erişebilecekleri hizmetleri etkileyecek satış üzerine kurulu bir makro
ekonomimiz var.
|
|
|
Lütfen bekleyiniz...
|
|
|
|