
Paris geçen hafta sonu dünya medyasının
ilgi odağıydı. AB’nin altı aylığına başkanlığına gelen
Fransa, Eiffel, Louvre ya da Notre Dam’a girebilmek için
kuyruklarda bekleşen turist gruplarının yanı sıra Akdeniz için Birlik
Zirvesi’ne katılan 43 ülkenin temsilcilerine de ev sahipliği yaptı. Ben
de oradaydım; ama AB yıldızları ile dekore edilmiş Eiffel Kulesi’ne çıkmak
yerine Seine Nehri’nin kıyısında radyoaktif alarm sirenlerinin
duyulmasıyla ölü gibi yere serilen binlerce Parislinin arasındaydım, tek Türk
aktivist olarak.
Parisliler kirli nükleer endüstrinin yayılma politikalarını protesto etmek
için Republic Meydanı’nda toplanmışlardı. Hafta başında
Avignon yakınlarında nehir suyunun radyoaktif bulaşma ile
kirletilmesine neden olan Tricastin kazası yaşandığı ve
otoriteler halktan bilgi sakladığından insanlar tepkiliydiler. Nükleerden
vazgeçilmesini isteyen sloganlar haykırdılar. Mitingin düzenleyicisi -Fransa’da
yaygın bir üye ağı bulunan ve Avrupa’nın en faal nükleer karşıtı
hareketlerinden- “Reseau Sortir du Nucleaire” (RSdN),
12 Temmuz 2008’i “Nükleersiz Bir Dünya için Avrupa Çapında Eylem
Günü” ilan etmişti. Amaç uranyum madenciliğinden reaktör kurulmasına,
işletilmesine, atık işleme ve depolamaya dek nükleer üretimin her aşamasında
dünyada büyük paya sahip Fransız Areva şirketinin seyyar
satıcısı gibi çalışan Sarkozy’nin AB başkanlığını, Areva’nın
promosyonunu yapmak için kullanmasına itiraz etmekti.
Mitingden bir gün önce Avrupa, Amerika, Avusturalya ve Afrika kıtalarından
temsilciler nükleer enerjinin kirleticiliğini ve zararlarını değerlendirmek için
bir araya geldik. Orada bulunmam için çağrılı olarak İstanbul’dan yola
çıktığımda, çantamda Türkiye’de nükleer enerji konusundaki son gelişmeleri
anlatan bir bilgisayar sunumu, yüreğimde heyecan vardı. İki yıllık bir çaba beni
yerel aktivistlikten uluslar ve halklar arası bir toplantıya taşımıştı. Nisan
2006’da Başbakan Erdoğan’ın “Sinop’u marka yapacağız” kara mizah müjdesi ile
açıkladığı Türkiye’nin ilk nükleer santral yapım projesine karşı çıkan www.sinopbizim.org adına yaptığımız
çalışmalar uluslararası platformlarda da bu yerel insiyatifin adının duyulmasını
sağlamıştı.
2000’de Ecevit’in rafa kaldırdığı planları 2005’te tekrar çıkaran AKP Enerji
Bakanlığı nükleer tesis kurmak için olmazsa olmaz sayılan yer lisansı bile
çıkmadan Sinop’u “nükleer ada” ilan etti. Bu,
turizm ve balıkçılık gibi sektörlerden kalkınmayı bekleyen halk için tam bir
şoktu. Başbakanlığa bağlı, Çernobil kazasında halkın gözünde güvenilirliği
yıpranmış TAEK’e Bakanlar Kurulu kararı ile bir kalemde 2.3
milyar dolarlık dev bütçe aktarıldı ve seçime günler kala gece yarısı TBMM’den
birkaç sayfalık bir nükleer yasa geçirildi. TAEK Sinop’un merkezinde şube açıp
ilkokul çocuklarına nükleer enerjinin propagandasını yapan broşürler dağıtsa da,
Sinop’un yer lisansı yetiştirilemeyince pusula güneye, 30 yıllık eskimiş yer
lisansı olan Akkuyu’ya çevrildi. Şimdiye dek turistik Akdeniz kıyısında bir
nükleer reaktör kurmak isteyecek tek ülke bizimkiydi! Paris’te bunları aktardım.
Avusturalya’dan gelen Marcus Atkinson, Footprints
for Peace (Barış için Ayakizleri) kampanyasıyla İngiletere’den Çernobil
felaketinin yıldönümünde başlattığı, tüm Avrupa’yı kat eden yürüyüşünün Fransa
ayağında aramızdaydı. Aralarında dünyanın en büyüğü, Olympic
Dam’in de bulunduğu uranyum madenlerinin çevre yasalarından muaf
tutularak işletilmesinin özellikle Aborijinlerin topraklarında
yarattığı yıkımı anlattı. Bir Finli bilim adamı, Finlandiya’da
Laplandların bölgelerinde “yeni nükleer santrallarımıza yakıt
lazım” söylemiyle uranyum yataklarının madenciliğe açıldığını anlattıktan sonra,
ABD’den Beyond Nuclear’in (Nükleerin Ötesi) sözcüsü
Linda Gunter, New Mexico bölgesindeki uranyum
madenleri ve Kızılderili hakları gaspına atıfta bulundu.
Asıl sarsıcı bilgi dünyanın en fakir ülkelerinden Nijer’in
Tchighozerine kenti Belediye Başkanı Issouf
Maha’dan. Maha, kuzeydeki çöl bölgesinde göçebe yaşayan
Tuareg’lerden. Dünyanın en büyük uranyum rezervlerine sahip
ülkesinin büyük baskı altında olduğunu vurgulayan Maha, halkının 40 yıldır tekel
olarak Nijer çöllerinde uranyum madeni işleten ve Fransız nükleer endüstrisine
yakıt temin eden dev Areva tarafından yok edilmekte olduğunu söyledi.
Topraklarını savunmak için silaha sarılmaktan başka yol bulamayan bazı Tuaregler
çatışmalarda ölürken, bir kısmı yasadışı bir yaşama geçmek zorunda kalmış, kimi
uranyum madenlerinde çalışırken hastalanmış, kimi de su rezervlerinin radyoaktif
hale gelmesi ve atıkların yarattığı kirlilikten kırıma uğramış. Ekonomisinin
zayıflığı ve uranyum borsalarını yükselişe geçiren “nükleer endüstrinin
rönesans” projelerinin baskısıyla Nijer hükümeti uranyum madenciliği için
Kanada, Avrupa ve Çin’den başvuran firmalara yüzlerce yeni ruhsat satmaktan
vazgeçmiyor. Görülen o ki, son yıllarda Afrika’da yaşananlara bu kez elmas
değil, uranyum kaynaklı bir çatışma daha ekleniyor.
Nükleer yakıtın toz olarak topraktan çıkarılmasından yüksek teknolojik üretim
süreçleri kullanılarak gizlilik içinde enerji üretiminde ve silah yapımında
kullanılmasına, atıkların güvensizce depolanmasına dek geçen aşamalarla ilgili
vakaları dinledikçe Türkiye sınırlarında bir nükleer tesis kurulmaması
gerektiğine bir kez daha ikna oldum. Nükleer enerjiyi halklar değil
politikacılar istiyor. “Nükleer enerji temizdir” sloganıyla, beyaz ve parlak
dişler göstererek reklam yapan nükleer endüstrinin kötü nefesini yanına
yaklaşınca duyuyorsunuz. Sinop İnceburun’da rüzgâr türbinleri, Mersin Akkuyu’da
güneş panelleri ile çevreyi kirletmeden, yerel iş gücü ile enerji elde etmek
varken pahalı, kirli, dışa bağımlı, yabancı iş gücüne ihtiyaç duyan, on
milyarlık maliyetlerle, sonsuza dek sürecek radyoaktif kirlilik gibi “bonus”lar
içeren bir enerji yatırımının, hükümetçe sorgusuz sualsiz, bilimsel danışmanlık
ve kamuoyu onayı almadan devreye sokulmaya çalışılması kimin hayrına? Elektrik
düğmesine uzanırken bu soruları düşünmek ve meseleleri sahiplenmek toplumumuzun
geleceği için hayati önem taşıyor.